26 Nisan 2011

Oyun Atölyesi'nde bir Pazar DahA :)



William Shakespeare'in oyunlarından ve sonelerinden oluşturulmuş harika bir kolaj, mükemmel bir müzikal.. 7 çağda insan hayatını anlatıyor..
Ve özünde şöyle diyor:
''Bütün dünya bir sahnedir.. Ve kadın erkek ancak birer oyuncu..
Sırası gelen girer.. ..''

Üstüne yorum yapmaya dilim varmıyor şimdi.. Haluk Bilginer var işin ucunda.. O ses.. Perde açıldığı andan alkışlamaktan ellerinizin acıdığı ana kadar sahneden hiç inmeyen ve 2 saat boyunca durmadan, her telden şarkılar söyleyip bebeklikten ölüme kadar her çağı başarıyla canlandıran harika bir adam.. Ve O'na soytarılıklarıyla eşlik eden; danslarıyla, şarkılarıyla ve tavırlarıyla insanı adeta mest eden, kimi zaman soytarılıklarından kendimi bulduğum 4 kadın..
Şaşırmamak.. Hayran kalmamak elde değil..

Oyun Atölyesi, bu ay içinde yaptığım iki harika ziyarette, bende 'daha önce hiç tiyatro izlememişim' izlenimi yarattı doğrusu..
Darısı o hissi yaşamamışların başına.. :)

24 Nisan 2011

Ben ALES'e GideriKen..

Eskiden sınava giderken çantamızı kalemlerimiz falan ayarlardık yatmadan önce.. Şimdi montumun ceplerini dolduruyorum ancak.. Bir akbilimi alıcam yanıma koruyucu meleğim olarak o kadar.. Ha bir de sınav giriş belgesi ve kimliğim.. Onun dışında, unutmadan küpelerimi bile çıkarmalıyım kulağımdan maazallah belki biri içine kopya sıkıştırıp komplo kurduysa bana, ne yaparım.. Telefon yok.. Çanta yok..Cüzdan yok..
Kalem bile yok ne komik değil mi?? Uğurlu kalemin uğuru da kopya statüsüne mi giriyor acaba?? Hatta saat bile olmayacak kolumda.. Zamanı unutucam.. Sadece bineceğim otobüs numaraları kalsa aklımda yeter.. Bir de tabi ineceğim duraklar.. Taa Eyüp'e gidicem kaybolmayayım bir ALES uğruna ücralarda..
Belki de hayatımda ilk defa bu denli 'dımdızlak' çıkacağım sokağa..
Sen sevgili ÖSYM.. Sayende daha neler göreceğiz acaba??

19 Nisan 2011

Ben bugün Boğaziçi'ne gittim.. Rezillik diz boyu!

Boğaziçi derken Üniversiteye yani.. Hem de acaip bi sınavdan çıktıktan hemen sonra.. Koşar adım.. Sebebi çok şeye değebilrdi oysaki..

Boğaziçi'ne bugün James Watson geldi.. Aslında birçok insan tanımayacağı, muhtemelen genetik okumasam benim de hiç tanımayacağım biriydi o.. Daha çok Watson-Crick olarak bilinen ve DNA'nın çift sarmal yapısını keşfeden, Nobel ödüllü ikilinin hayatta kalanı.. 82 yaşında.. Keşfin 58.yılında.. Bu zamana kadar görebilceğimi bile hayal etmediğim bir insan..

Lakin korkunç bir organizasyon.. Koskoca Boğaziçi'nde, en azından 1000kişinin geliceği belli olduğu halde ufacık bir salonda düzenlenen.. İnsanlara daviteye dağıtıp, rezarvasyon yapıp kapıya gelindiğinde hepsini unutan, bir de üstüne utanmadan çıkıp biz rezarvasyon yapmadık diye açıklama yapan.. Ayıp olmasın, gelip de dışarda kalanlar zırlamasın diye buz gibi havada bahçeye, ses sistemi uyduruk bir barkovazyon koymayı mantıklı sayan.. Kapıda oluşan uzuuun kuyrukta en önlerde olduğu halde içeri girmekte zorluk çeken insanların da bulunduğu ve yalnızca okul adına rezillikten ibaret olan bir organizasyon.. Ha bir de içeri girmeye çalışan mini mini kolejlileri, çoraplarını evde unutup eteğini kaybedip gelmiş liseli gençleri de es geçemem tabi..

Sonuç olarak içeri giremedik elbet..Oluşan karmaşadan dolayı program da aksadı tabi.. Bir süre sonra dondurucu soğuk ve guruldayan midemiz de karışınca olaya isyan edip neredeyse ''Irkçı Watson!'' protestocularının arasına katılıp bahaneyle organizasyona sövmeye başlayacaktık ki geldiğimiz gibi geri dönmeye karar verdik..

Bir daha Boğaziçi mi?? Yalnızca adın var bebeğim!!

14 Nisan 2011

Sessiz çığlık..

Neredeyse bütün sosyal paylaşım platformlarına saçtım kelimelerimi..
Blogspot..
Twitter..
Formspring..
Tumblr..
BokFace..
Lakin yetmiyor..
Susuzluğum gibi büyüyor dilimin ucunda cümleler.. Satır satır geçiyor gözlerimin önünden içimden gelen sesler...
Biri 'Dur' demeli.. Bitmeli bu serzenişler..

13 Nisan 2011

..


Üstünden geçtiğim her köprüyü yıktım ben.. Gözümü bile kırpmadan hem de..

Şimdi oturmuş uçurumun kenarına, bakıyorum geriye..

Hiç kullanmadığım ‘keşke’lerim, acaba kimlerin cebinde...?

5 Nisan 2011

MSN bir kahin olabilir Mi??

Sıkıntıdan Msn'in naçizane testlerinden birine tıkladım.. Buyrun Efenim hangi çizgi Kahramanmışım:D

Şeker Kız Candy

Kement atmayı, ağaçlara tırmanmayı seven ve erkek çocuklarla oynayan bir kız çocuğu gördük önce. Ama büyüdükçe içindeki zarif kadının ortaya çıkışına da tanık olduk. Her ne kadar kendinizi hep ikinci planda tutup dostlarınızın rahatını daha çok düşünseniz de, aslında onların mutlu olduğu zamanlarda siz de mutlu oluyorsunuz. Sadece dostlarınıza değil düşmanlarınıza karşı da hep iyi yürekli bir yanınız var. Kimse için kötülük istemiyorsunuz...


Yalnız anlamadığım bir şey var gerçekten.. Msn, sorduğu 10 tanecik soruyla beni nasıl bu kadar iyi tanımlayabiliyor.. Oha lan.. Bahsettiği cidden benim:S Üstelik soruları öyle çok da özenli yanıtlamadım.. Ve çocukken Şeker Kız Şeker hayranı bir kız çocuğu da değildim.. (bknz: erkek çocuklarla oynayan bir kız çocuğu) Hayırdır İnşallah.. :D

Bir pazar günü Macbeth oldum ben.. Belki de bir cadı..


Macbeth seyrettim bu pazar.. Oyun Atölyesi’nde ilk tiyatro deneyimimdi.. Oyun bitip salonu bırak sokağa adım atıp yüzüme biraz yağmur serpilene kadar atlatamadım ilk şoku..'Ne yaptık biz?? Oyun muydu yoksa gerçek mi..?'

Şimdi seyrettim diyemiyorum aslında.. ‘Yaşadım’ adeta.. Sanki bir ömür ortak olmuştum Macbeth’in hayatına..

Cadılar davullarını kulağımı patlatırcasına çaldı.. Göz göze geldik.. İçlerindeki öfkeyi gördüm.. Macbeth kılıcını savurdu,gırtlağıma doğru kanlı elleriyle.. Korkuyordu aslında o da.. Sonra korkunun tadını unuttuk birlikte, o vahşetin içinde.. Lady Macbeth'i gördüm sonra.. İhtiras dolu haykırışları ürküttü beni.. Akıttığı gözyaşları acıttı.. Ölüm çığlıkları.. Baykuş ıslıkları.. Hepsi gerçekti aslında.. Yahut hayat kötü bir kopyaydı Shakespeare’in yazdıklarının yanında…


..Sessizlik..

Bloğumun tipini değiştiresim var ama çok üşeniyorum..
Anlamsız geliyor bir de... Son zamanlarda buralar o kadar sakin ki...
Oysa ben en çok burayı seviyorum.. İlk gözağrımı...