11 Aralık 2011

"Çocuk da yaparım kariyer de"

Yapabilirim yani istesem.. Ama istemiyorum.. İkisini ayrı ayrı da istemiyorum.. Kariyerde gözüm yok (Bu yıl ösyminin yaptığı bütün sınavlara zevk olsun diye giriyo olmayı dilerdim).. Çocuk konusunda da hiç yorum yapmak istemiyorum..

Ben, bütün gün mutfakta takılıyım istiyorum..Yemekler.. Pastalar.. Börekler.. Minik bir evim olsun.. İçinde, hayatımı ve yaptığım yemekleri anlamlı kılan adam.. O adam ki, benden güzel yemek yapıyor o ayrı.. Ama ben de öğreniyorum… İçine sevgimi katıyorum biraz.. Biraz da baharat, olmazsa olmaz..

Hatta misafir olun arada.. Biraz da sohbet yemeğin yanında.. Belki bir iki kadeh şarapla..

Hoş olmaz mıydı??

24 Kasım 2011

24 Kasım bugün.. Öğretmenler günü..

Çoğu kendini bi bok sanan.. kendi egolarını tatmin etmek için senelerce ağzıma sıçmış.. haddi olmayan şeyler yapıp hayatıma burnunu sokmaya çalışmış.. Babasının parasının tadına baktığı yahut ilerde reklamını yapıcağını bildiği öğrencilerin oyuncağı olup sıradan insanların her yaptığına anca köstek olmuş.. karşısındakileri sadece sınav kagıdı olarak görmüş.. ve saymakla bitmeyen saçmalıkların mucidi öğretmenlerimin öğretmenler günü…

Elindeki kitapta yazandan bile haberi olmayan.. Öğretmekten çok kendinin birşeyler öğrenmeye ihtiyacı olan.. Hasta olduğu için sürekli dersi sınıf başkanına bırakıp hastaneye giden.. Ailevi meseleriyle boğuşmaktan öğrencilerine birşey katmak için hiç çaba göstermemiş.. kendi sorduğu soruları bile çözmeyi beceremeyen.. bir şekilde öğretmen olmuş zavallı öğretmenlerimin de öğretmenler günü…

Dahası.. Hayatımda kocaman yeri olan.. Karşısındakini her zaman anlamaya çalışıp, onun dilinden konuşmayı bilen… İnsanlara bir şeyler öğretebilmek için çaba gösteren…Her sıkıldığımda yanında gidebildiğim.. Hep sevdiğim ve saygı duymaktan hiç vazgeçmediğim..

Başta.. Sık sık düşünsem ve hiç aramasam da, senede bir görmeye gitmeyi minnet borcu bildiğim, hep meşgul olduğu için ancak beş dakka sohbet edip beşbin kez mutlu olduğum, öss çilemi benimle çekmiş ve aldığım bok gibi puana rağmen benden vazgeçmemiş dershane öğretmenimin de öğretmenler günü…

Kutlu olsun…

26 Ekim 2011

"İçin öyle sıkılır.. Kimse bilmez, neyin var.. sen bile.."

Sadece şu şarkıyı dinlemeye başlarsam bile oturup ağlayabilrim, hiç sebepsiz..

Depresif triplere girip, insanlara kendimi acındırmaktan hoşlanmam hiç aslında.. Yapanları da samimiyetsiz bulurum, yalan değil..

Ama susarsam patlıycam sanki..
Hoş anlatıcak çok da birşey yok ya...
Ve en büyük mesele, bu değil mi aslında...

Yalan değil.. Çokca şeye sahibim isteyebileceğim.. Mutlu olmaya sebebim çok mutsuzluktansa.. Huzur kapımda daima.. Hele de ortalık bunca karışıkken, nice acılar peydah olmuşken memlekette; şikayet etmeye hakkım yok halime...

Lakin, sebepsiz bir sıkıntı var içimde.. Öyle bir sıkıntı ki; oturduğum yerde tutmasam akar gider gözyaşlarım.. Ya da nefes bile almak istemez canım..
Bu aralar. özellikle yaşlılık hissimle arkadaşım..

Dahası, ne yaparsam mutlu olurum, onu da bilmiyorum.. 2 gündür İstiklal'deyim.. Yalnız da değilim üstelik..Sohbet muhabbet güzel.. Sonra tatlılar kahveler..
Ama yok..O an mutluyum.. Ama bir an sustuğunda herkes.. İçime döndüğümde bir an.. İşte o zaman gene...

14 Ekim 2011

Bir BEN var benden içeri- Hiç Susmayan bir ben-




Bugün anneme ' benim ergenliğimde birşey görmediniz ama bununkinde yanıcaksınız..' dedim kardeşim için...
'Seni gördük mü ki ergenliğini görelim..' dedi...


Haklı.. Ortaokulda dershanede okul ve buz pateni üçgeninde döndümdurdum.. Okuldakilerle savaşımın çok küçük bir kısmı yansıdı onlara.. Üstümdeki tüm ağırlığı buza bırakırdım haftada iki gün..kondüsyonlarda hayatla savaşırcasına koşardım ..


Lisede ise kaçtım.. Çok uzağa değil ama kendi hayatımı kurabilecek, gücümü hissedebilecek kadar kaçtım.. Yaptığım ya da yapacağım herşeyden haberleri oldu ama kendi kararlarımı kendim verdim hep..'gerçek Ben'i hiç göstermedim onlara.. Acıdan kıvranan beni görmediler mesela ya da gözlerimin parladığı, yüzümden gülümsenin eksik olmadığı mutlu cocuk hallerimi.. Liseli aptal aşkımı.. kavgalarımın bende yarattığı kırgınlıkları hiç bilmediler.. sadece onlar değil gerçi, çogu insan da görmedi bunları..



Zaten biraz da o yüzden.. bu yalnızlık savaşımdan, hayata bakış açımdan bugün bol keseden arkadaşım olmayışı..



Üniversite de bitmek üzere şimdi.. Kimse bu saatten sonra toplanıp eve dönmemi beklemiyor mesela.. Başı sıkıştığında arayan bir çocuk yok.. Hiç olmadı.. Kimse hala tam olarak ne yaptığımı bilmiyor.. Büyüyünce ne olucağmı da.. Sadece bitip tükenmeyen temenniler, gönle göre istekler var o kadar.. Umursamıyor değiller yanlış anlaşılmasın..

Bir çok şeyi hala 'benden daha çok ' istiyorlar..

Hala, İdil bunu yaptı, yapıyor, yapıcak.. demek istiyorlar...

Hala, belki de hala, çoğunlukla bundan kaçtığımı anlamıyorlar..


Herşeye rağmen yaptığım hiçbirşeyden pişman değilim ben.. Seçimlerimden.. Savaşlarımdan.. Sonuçlarından...


Ve tüm bu zaman içerisinde, harika bir hayat arkadaşıyla mükafatlandırıldığımdan, en doğru seçimi yaptığımı her defasında söylemekten vazgeçemiyorum..

18 Eylül 2011

Yarın Okul Başlıyoo..

Lakin yarın okulun başlıyor olması beni pek ilgilendirmiyo.. çünkü bu yıl
herzamankinden farklı olarak ‘bu sene çok çalışıcam.. Düzenli not
tutucam.. Dersleri kaçirmiycam ve hepsinden önemlisi Dersi derste
dinliycem..’ gibi cümleler kurmicam.. çünkü bu psikolojiye en son
girdiğimde kendimi okul yerine buz pistinde bulmuştum..

Pişmanım sanılmasın.. Değilim.. herşeye rağmen değilim.. Ve bu yıl,
anısına bi ders alıcam alttan mesela.. O kadar da dramatik bi durum..
Zaten hiç alttan olmadan mezun olmak ayıp olurdu dime, üniversltenin raconu
deil mi buu?? Neyseki beni dersten kovan kadın emekli de olmuş..

Konuyu saptırmıyım ben, ne diodum..

Okul diyince anlatıcak o kadar çok
şeyim var ki.. hele ki lise desem… Susiyim.. Belki de sadece liseyi
anlatıcagım bi blog açmalıyım… “Bir SeFiL’in Lise Defteri” falan..
Sadece lisede yazdıklarımı toplasam.. Oo.. O zamanlar blogdu ne bilim
tumblr mı vardı ki..

Defterlerim vardı.. Türkçe.. Matematik.. Fizik..
Tabi test kitaplarım da.. duvarlara… Sıralara.. Boşbulduğum her yere
saldırırdım elimde kalemle..

Şimdiki liseliler şanslı mı desem yoksa
görmemiş mi bilmem..(Ergen diycektim ama vazgeçtim..Ben hiç ergen olmadım çünkü.. )
Benim yazdıklarımı kimse okumazdı.. Okutmazdım genelde.. kişiye özel
yazdıklarım dışında.. Değerliydi kelimelerim..

Ama şimdi bakıyorum da.. herkes yazıyo artık.. Ve çoğu sağa sola
umarsızca saçıyo kelimeleri..cümleleri.. Sonra başkalarından çalıyo
bazen.. ..

Neyse işte.. uzattım..

Sonuç olarak.. Yeni eğitim-öğretim yılı vatana millete hayırlı
olsun… Cümleten yani…

17 Ağustos 2011

"Hayat bazen zalim bir öğretmen gibidir.. Önce sınav yapar.. Sonra ders verir.."

Sınav..

Bu filmi seyrederken.. O sınav anında canımın bukadar acıyacağını tahmin etmemiştim.. Kocaman bir yumruk oturdu içime..

3 yaz geçti üstünde koskoca 3 koca yıl.. bu sene mezun oluyorum bile.. Lakin bir gün dünyanın en başarılı insanı bile olsam (misal yani..) hiç unutmayacağım anlardan biridir o sınav bitip okuldan çıktığım an.. Nasıl bayılmadığma hala şaşıyorum..

Bazen babam da söyler aklına geldikçe.. Daha çok başıma kakar ya o vakitleri.. ‘Ben hazırlamıştım sana çıkınca neler söyliyeceğimi.. Biliyordum böyle olacağını..’ der..

Düşünsenize siz sınavdayken çıkışınızda size ‘sen zaten şöyleydin.. böyleydin.. Çalışmak yerine başka şeylerle uğraştın.. Dershaneye o şehirde gittin.. Bilmemneydin..’ demeye hazırlanıyor biri.. Ha bir de bu düşüncelerini daha birkaç hafta önce (olaydan 3 sene sonra yani) içinde daha fazla tutamayıp söylediğini varsayarsak..

Çok şükür ki o gün bembeyaz inmişim o okulun merdivenlerini.. Korkup da susmuş.. Susmasa zaten dünyası kaymış bir gencin vay haline…

Oysa hala bilmediği şeyler var.. Çalışamadığım her gün ne denli vicdan azabı çektiğim mesela.. O dershane olmasa bu kadarını bile yapamayacağmı... Başkalarının sorumsuzluklarını örtmek için, kendi sorumluluğumu yerine getirmek için başka şeylere vakit ayırdığım..Millet biririnin kuyusunu kazarken benim hayat kurtarmaya çabaladığım mesela..

Lise için sınava girceğim zamanlar yaptıklarını unutmamışken daha.. Onları unutabilmek için kaçmışken evden yatılı okula.. Bunları hiçbir zaman kabullenebildiği yok...
...

Neyse işte.. Öyle yani..
Sınav dediğin rezalet birşeydi.. 16bin küsürüncü olmak 150bin kişi içinde, bazıları için en büyük gurur kaynağıyken, bizim için yapılabilecek en kötü dereceydi...
Yaptım gitti...





30 Temmuz 2011



Herkesin yaptığı şeyleri yapmayı sevmiyorum ben..
Belki bir gün yaşamaktan da vazgeçerim sırf bu yüzden..


21 Temmuz 2011

Düşünüyorum da..

'Aşk'ı yazmayı hiç beceremedim ben..

Yazdım, yanlış olmasın.. Ama çoğu gerçeğin dışındaydı aslında.. Var olandan daha fazla.. Biraz abartı.. Çoğu takıntı.. Bir çeşit 'zorunlu hissetme' kendini.. Yarım elma gönül alma misali..


Şimdilerde O’nu yazmaya bu yüzden cesaret edemiyor olmalıyım..

Abartı olsun istemiyorum kelimelerimde..

Anlatırken büyütmeye çalıştığım aşk, ben farkında olmadan alçalsın istemiyorum..

Gerçek o kadar garip ki aslında..

Neyse ki yalnız olmadığımı biliyorum..

Bu kez oyun oynamadığımı da..

Kimse için değil..

Karşımdaki için hiç değil..

Yalnızca kendim için bir adamla birlikte olduğumu da..

Sanırım bu ilk..Bi adam için ‘ölse de bu ilişki bitse..’ demiyişim mesela...

Gerçek.. Evet bunu diledim..

Ben aslında kötü biriyidim.. Ama kimseyi yarı yolda bırakmamak içindi dilediklerim..

Yalnızca herkesin mutlu olmasını istedim..



15 Haziran 2011

Ya herşey bir yana ben bloğumu bir başka seviyorum yaa:)

"Sınavadan Bir Gece Öncesi Sendromu"

Elimde bir kutu -soğuk içilmesi gereken ama yurt şartları dolayısıyla ancak ılık tüketilebilen- Nescafe,

bir tablet Kahve Dünyası -Dia’dan ‘bir alana bir bedava’ olarak alınmış ki Dia kartım olmamasına ragmen o acaip kasiyer kızın alttan çıkarttığı bir barkodu okutup bana ‘hadi sana kıyak geçtim’ bakışları attarak almama vesile olduğu- biTter çikolatası

ve atıştırmalık grisini eşliğinde ders notlarına bir yabancı gibi bakmak…

“Bunu sana yazdığımı bilmeezsinn.. Bir yabancı şarkı gibi diinlersinn… Benim için önce Tanrı sonra seeeensinn.. Birtek dileğim vaarr, Siktir git yeterr!!”

(bknz: Karpuz kabuğundan gemiler yapmak yerine şarkılarda sınavları bulmak sendromu)

9 Haziran 2011

!!!

"Lüfer, hamsi, kalkan... kader anı 21 Haziran!: "“Seninki kaç santim?” kampanyasının sonucu belli oluyor. Tarım Bakanlığı balıkların ve denizlerin geleceğine Haziran’da karar veriyor. İş işten geçmeden, balıklar tükenmeden, daha fazla ertelemeden, hemen şimdi eyleme katıl." "

Bunu bu zamana kadar yapmaktan neden çekindim bilmiyorum.. Ama artık benim de bir balığım var.. Haydi hep birlikte büyütelim..

Düşünüyorum da.. Ben küçükken de hiç 'Bilim İnsanı' olamak istememiştim..

Çok uzak gelirdi bana.. Hiç öyle bilimi seven bir çocuk olmadım.. Saygı duyardım yalnızca çünkü ulaşılmazdı..

Bir kere erkekti hepsi bilim adamıydı onlar.. Göbekleri vardı bir de üzerine aklar düşmüş saçları.. sakalları.. Hem herşeyi bulmuştu onlar zaten.. Beni neyi bulacaktım ki..

İnsanların içinde ne var diye hiç merak etmedim.. Birbirimize neden benzeriz.. ya da neden bu kadar farklıyız hiç bilmek istemedim.. Genmiş genommuş.. Onlar da neymiş..


Herkes gibi öğretmen.. doktor.. mühendis de olmak istemedim.. Fazlasıyla Tv izlesem de ne oyuncu olmak geçti aklımdan ne de dansçı.. Tabi Tv dünyası da ulaşılmazlardandı..


Müziği sevsem de müzisyenlik meslek değildi.. Ne topçu ne popçu.. Buz pateni yaptım yıllarca büyük bir aşkla ama ilerde onun bile meslek olabileceğini düşünmemiştim mesela.. Hocalarım vardı.. Onlar gibi olamazdım ki..


Daha maceracı.. daha göçebe bir ruh vardı içimde.. Polis olmak istedim mesela.. Şöyle organize işlerde.. Evet kabul ediyorum Memolinin bunda etksi vardı.. Sonra kesmedi polislik beni 'dedektif' olmak istedim.. Fazla Agatha okuyordum.. ve bu iş tam bana göreydi.. Ah şu 'küçük gri hücreler'.. Ve bastırıldım elbette ki.. Ülkemde özel dedektiflik yok denecek kadardı çünkü.. İş olmazdı ki..

Ömrümü doğada kamplarda çadırlarda geçirebilrdim veya..Ama bu da meslek değildi.. Daha ilkokula başlamadan biriktirdiğim paralarla uyku tulumu almışlığım var mesela.. Çadırımız da vardı.. Lakin bir kampa gidebilmem 10 yılımı aldı.. Ve uyku tulumum yanımda olamadı.. Hala duruyor ama bir gün onu gerçek bir kampa götürmekse hayallerimin arasında gerçekleştirilmeyi bekliyor..

Arkeoloji de dikkatimi çekerdi mesela.. Yönelmeyi hiç denemedim ama.. Sebeb aynı tabi..Türkiye'de adam gibi arkeolog mu vardı??..

En çok veterinerlik isterdi babam.. Bir de Pet shop açarız yanına ben de kasada dururum derdi.. Çok severdim hayvanları.. Ne kuşlar büyüttük biz.. tavşanlarla dost ettik.. Kaç köpeğin arkasından ağladım ben ve kaç bıldırcından beslendim, besledim büyüttüm önce.. Kabul yeri gelince yemeyi de severdim hala damağımdadır o tadı bıldırcının.. Mm.. Balıklar.. Civcivler.. Lisede, Öss'ye birkaç hafta kala 'Madem veteriner olmamı istiyorsun neden çalışıyorum ki?? Oraya gözüm kapalı girerim zaten!!' haykırışımla bitti o da içimde.. Babam bir daha veterinerlik demedi.. Zaten o işi yapabilmek için de sermaye gerekti.. Hem o zamanlar kaç insanın hayvanı vardı ki..


İleride ne olacağını düşünmeden Fen Lisesi'ne girdim ben.. Sadece 'Kazanamaz!'lara inat koşmaktı benimkisi..

Lakin, koşarken farketmemişim bile yolun nereye gittiğini... En sonunda yorulup şöyle bir etrafıma baktığımda çıkmaz bir sokakta bulmuştum kendimi.. Psikiyatriye sarılmıştım sonra tıp okumak doktor olmak istemesem de.. Kendime en yakın, ben gibileri bulmuştum ancak.. Çok şey öğrenmişim hayattan ve yardım edebileceğime inanmıştım.. Tam yolumu buldum derken.. Elbetteki ÖSS... Sevgili dostum.. 'Sen kimsin ki Tıp kazanacan' dedi bana.. Haklıydı..

Şuan sınıfımda bulunan birçok insan gibi tıp yakın olduğu için bu bölümü seçtim ben... En kötü eczacılık yazarım derken moleküler biyoloji ve genetiği ancak tutturan da bendim evet.. Dönemimde en düşük puan alanlardan biri de..

Elbet bir şey olur, bir çıkış yolu bulurumlarla başladığım üniversite maceram da bitecek neredeyse ama ben hala bir yol bulamadım kendime.. Tek bildiğim bilime bulaşmak istemediğim...

Olmak istediğim çok şey aslında çocukluğumun sakinliğine inat..

En çok kapıp tencere tavayı aşçı olmak var ya içimde.. Bastıramadığım.. Genetik bittikten sonra Mengen'e aşçilik okuluna gitmek var mesela.. Kimseye inandırıcı gelmese de.. Belli mi olur..

Ha bir de şu yazıyı artık bitirmek var aklıda.. Vakit sabaha karşı.. İçimde hala cır cır konuşan bir çocuk.. Hala belirsiz aklı.. Hala kafası karışık..

Sahi ya büyüyünce ne olucam ben???


1 Haziran 2011

-Okuyorum ben Yea-



Okuyorum iyi güzel hoş da..

Alırken kitabın yazarının kadın olduğunu düşünmüştüm.. Kitabın adının ‘Arzu’lu olması bende yazarın böyle hafif esmer, uzun dalgalı saçlı, genç bir abla tadında olması gereği izlenimi yaratmıştı.. Okurken de hep bir kadının ağzından dinliyormuş gibi yaptım.. Ta ki.. Ta ki bugün yüce Google’a sormayı akıl edene kadar.. Yıkıldım yaa..

‘İsimden zaten erkek olduğunu çıkarabilirdin!’ diyebilirsiniz de yabancı dille arası hiç olmayan birinin elin gevurunun ismine bakarak cinsiyetini çıkarması pek mümkün olmuyor..

Hele de geçenlerde staj başvurusu için aradığım adı Ender olan bir Embriyoloğa ‘Ender Bey’ yerine ‘Ender Hoca’ diye hitap etmeye karar verip o uyku sersemi halimle kocaman bir çam devirmekten son anda kurtulan biri olarak..

Son zamanlarada hayal gücümün biraz ayar istiyor galiba.. :D

31 Mayıs 2011

Ve uykusuz geceler sonucu kendini iç dünyasının derinliklerinde alır Tt...


Neyseki artık aldırmıyorum dünyaya..

Ne var biliyor musun..

En çok beni seviyormuş gibi yaptılar önce…

..

Neyse…

Evet artık aldırmıyorum onlara..

Yine de kabul ediyorum ki bazen canım yanıyor.. Az ama.. Biraz..
Onlara muhtaç olduğum için değil..

Onlara hiç muhtaç olmadım ben!

Yalnızca emeklere acıyorum.. Yalanlara..

İlk defa onlarla verdiğim savaşta yaralandım ben.. Ve ilk defa o savaşta öğrendim yaralıyken durmayı ayakta..

Ben kimseye ‘beni sev’ demedim ki..

Onlar sardı etrafımı.. Biri diğerini kötüledi, beni överken.. En yakın arkadaşını.. Sonra öbürü sövdü diğerinin arkasından..

Ben kimseye ‘arkadaşım ol’ demedim ki..

Önce yaklaşıp arkadaşım oldular sonra düşman bellediler beni kendi kurdukları dünyalarda..

Önce yaptılar.. sonra bozdular..

Bazen..
Çok fazla ''BAZEN'' diyorum ben..

24 Mayıs 2011

Bazen, okuduğun bir kitap geçmişte çaresizce karaladığın bir kaç cümleyi anımsatır sana..


''Acı gelecekse, hemen gelsin, dileğinde bulundum. Çünkü yaşamım önümde duruyordu ve onu elimden geldiğince en iyi şekilde kullanmam gerekiyordu. Bir seçim yapacaksa, bunu hemen yapmalıydı. Bu seçime göre onu bekleyecektim. Ya da unutacaktım. Beklemek insana acı verir. Unutmak acı verir. Ama ne karar vereceğini bilememek, acıların en büyüğüdür.''

Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum,Ağladım - Paulo COELHO


Kitap okumanın en güzel yanı yalnız olmadığını hissetmektir bence.. Normal zamanlarda kendimi çok yalnız hissettiğimden değil elbet ama oralarda bir yerlerde benim yaşadıklarıma ortak olmuş insanlar olduğunu bilmek güzel şey.. Acı olsun.. Mutluluk olsun.. Paylaşmabilmek en değerlisi..

Coelho okurken mesela, aynaya bakıyormuş gibi hissediyorum bazen..



3 Mayıs 2011

bazEN KenNdimi ''GörünMeZ AdaM'' gibi hiSsediYoruM!

26 Nisan 2011

Oyun Atölyesi'nde bir Pazar DahA :)



William Shakespeare'in oyunlarından ve sonelerinden oluşturulmuş harika bir kolaj, mükemmel bir müzikal.. 7 çağda insan hayatını anlatıyor..
Ve özünde şöyle diyor:
''Bütün dünya bir sahnedir.. Ve kadın erkek ancak birer oyuncu..
Sırası gelen girer.. ..''

Üstüne yorum yapmaya dilim varmıyor şimdi.. Haluk Bilginer var işin ucunda.. O ses.. Perde açıldığı andan alkışlamaktan ellerinizin acıdığı ana kadar sahneden hiç inmeyen ve 2 saat boyunca durmadan, her telden şarkılar söyleyip bebeklikten ölüme kadar her çağı başarıyla canlandıran harika bir adam.. Ve O'na soytarılıklarıyla eşlik eden; danslarıyla, şarkılarıyla ve tavırlarıyla insanı adeta mest eden, kimi zaman soytarılıklarından kendimi bulduğum 4 kadın..
Şaşırmamak.. Hayran kalmamak elde değil..

Oyun Atölyesi, bu ay içinde yaptığım iki harika ziyarette, bende 'daha önce hiç tiyatro izlememişim' izlenimi yarattı doğrusu..
Darısı o hissi yaşamamışların başına.. :)

24 Nisan 2011

Ben ALES'e GideriKen..

Eskiden sınava giderken çantamızı kalemlerimiz falan ayarlardık yatmadan önce.. Şimdi montumun ceplerini dolduruyorum ancak.. Bir akbilimi alıcam yanıma koruyucu meleğim olarak o kadar.. Ha bir de sınav giriş belgesi ve kimliğim.. Onun dışında, unutmadan küpelerimi bile çıkarmalıyım kulağımdan maazallah belki biri içine kopya sıkıştırıp komplo kurduysa bana, ne yaparım.. Telefon yok.. Çanta yok..Cüzdan yok..
Kalem bile yok ne komik değil mi?? Uğurlu kalemin uğuru da kopya statüsüne mi giriyor acaba?? Hatta saat bile olmayacak kolumda.. Zamanı unutucam.. Sadece bineceğim otobüs numaraları kalsa aklımda yeter.. Bir de tabi ineceğim duraklar.. Taa Eyüp'e gidicem kaybolmayayım bir ALES uğruna ücralarda..
Belki de hayatımda ilk defa bu denli 'dımdızlak' çıkacağım sokağa..
Sen sevgili ÖSYM.. Sayende daha neler göreceğiz acaba??

19 Nisan 2011

Ben bugün Boğaziçi'ne gittim.. Rezillik diz boyu!

Boğaziçi derken Üniversiteye yani.. Hem de acaip bi sınavdan çıktıktan hemen sonra.. Koşar adım.. Sebebi çok şeye değebilrdi oysaki..

Boğaziçi'ne bugün James Watson geldi.. Aslında birçok insan tanımayacağı, muhtemelen genetik okumasam benim de hiç tanımayacağım biriydi o.. Daha çok Watson-Crick olarak bilinen ve DNA'nın çift sarmal yapısını keşfeden, Nobel ödüllü ikilinin hayatta kalanı.. 82 yaşında.. Keşfin 58.yılında.. Bu zamana kadar görebilceğimi bile hayal etmediğim bir insan..

Lakin korkunç bir organizasyon.. Koskoca Boğaziçi'nde, en azından 1000kişinin geliceği belli olduğu halde ufacık bir salonda düzenlenen.. İnsanlara daviteye dağıtıp, rezarvasyon yapıp kapıya gelindiğinde hepsini unutan, bir de üstüne utanmadan çıkıp biz rezarvasyon yapmadık diye açıklama yapan.. Ayıp olmasın, gelip de dışarda kalanlar zırlamasın diye buz gibi havada bahçeye, ses sistemi uyduruk bir barkovazyon koymayı mantıklı sayan.. Kapıda oluşan uzuuun kuyrukta en önlerde olduğu halde içeri girmekte zorluk çeken insanların da bulunduğu ve yalnızca okul adına rezillikten ibaret olan bir organizasyon.. Ha bir de içeri girmeye çalışan mini mini kolejlileri, çoraplarını evde unutup eteğini kaybedip gelmiş liseli gençleri de es geçemem tabi..

Sonuç olarak içeri giremedik elbet..Oluşan karmaşadan dolayı program da aksadı tabi.. Bir süre sonra dondurucu soğuk ve guruldayan midemiz de karışınca olaya isyan edip neredeyse ''Irkçı Watson!'' protestocularının arasına katılıp bahaneyle organizasyona sövmeye başlayacaktık ki geldiğimiz gibi geri dönmeye karar verdik..

Bir daha Boğaziçi mi?? Yalnızca adın var bebeğim!!

14 Nisan 2011

Sessiz çığlık..

Neredeyse bütün sosyal paylaşım platformlarına saçtım kelimelerimi..
Blogspot..
Twitter..
Formspring..
Tumblr..
BokFace..
Lakin yetmiyor..
Susuzluğum gibi büyüyor dilimin ucunda cümleler.. Satır satır geçiyor gözlerimin önünden içimden gelen sesler...
Biri 'Dur' demeli.. Bitmeli bu serzenişler..

13 Nisan 2011

..


Üstünden geçtiğim her köprüyü yıktım ben.. Gözümü bile kırpmadan hem de..

Şimdi oturmuş uçurumun kenarına, bakıyorum geriye..

Hiç kullanmadığım ‘keşke’lerim, acaba kimlerin cebinde...?

5 Nisan 2011

MSN bir kahin olabilir Mi??

Sıkıntıdan Msn'in naçizane testlerinden birine tıkladım.. Buyrun Efenim hangi çizgi Kahramanmışım:D

Şeker Kız Candy

Kement atmayı, ağaçlara tırmanmayı seven ve erkek çocuklarla oynayan bir kız çocuğu gördük önce. Ama büyüdükçe içindeki zarif kadının ortaya çıkışına da tanık olduk. Her ne kadar kendinizi hep ikinci planda tutup dostlarınızın rahatını daha çok düşünseniz de, aslında onların mutlu olduğu zamanlarda siz de mutlu oluyorsunuz. Sadece dostlarınıza değil düşmanlarınıza karşı da hep iyi yürekli bir yanınız var. Kimse için kötülük istemiyorsunuz...


Yalnız anlamadığım bir şey var gerçekten.. Msn, sorduğu 10 tanecik soruyla beni nasıl bu kadar iyi tanımlayabiliyor.. Oha lan.. Bahsettiği cidden benim:S Üstelik soruları öyle çok da özenli yanıtlamadım.. Ve çocukken Şeker Kız Şeker hayranı bir kız çocuğu da değildim.. (bknz: erkek çocuklarla oynayan bir kız çocuğu) Hayırdır İnşallah.. :D

Bir pazar günü Macbeth oldum ben.. Belki de bir cadı..


Macbeth seyrettim bu pazar.. Oyun Atölyesi’nde ilk tiyatro deneyimimdi.. Oyun bitip salonu bırak sokağa adım atıp yüzüme biraz yağmur serpilene kadar atlatamadım ilk şoku..'Ne yaptık biz?? Oyun muydu yoksa gerçek mi..?'

Şimdi seyrettim diyemiyorum aslında.. ‘Yaşadım’ adeta.. Sanki bir ömür ortak olmuştum Macbeth’in hayatına..

Cadılar davullarını kulağımı patlatırcasına çaldı.. Göz göze geldik.. İçlerindeki öfkeyi gördüm.. Macbeth kılıcını savurdu,gırtlağıma doğru kanlı elleriyle.. Korkuyordu aslında o da.. Sonra korkunun tadını unuttuk birlikte, o vahşetin içinde.. Lady Macbeth'i gördüm sonra.. İhtiras dolu haykırışları ürküttü beni.. Akıttığı gözyaşları acıttı.. Ölüm çığlıkları.. Baykuş ıslıkları.. Hepsi gerçekti aslında.. Yahut hayat kötü bir kopyaydı Shakespeare’in yazdıklarının yanında…


..Sessizlik..

Bloğumun tipini değiştiresim var ama çok üşeniyorum..
Anlamsız geliyor bir de... Son zamanlarda buralar o kadar sakin ki...
Oysa ben en çok burayı seviyorum.. İlk gözağrımı...

31 Mart 2011

Hiç şüphem yok ki; benden adam olmaz..

Ne Genetikle, Moleküler Biyoloji ile aram var ne de İşletme,iktisat,Muhasebeyle.. Ya hukuka ne demeli… Şu açıköğretimde rahatlıkla geçebileceğim tek ders İngilizce.. Onu da versen kardeşim bile gözü kapalı cözer.. Kendisi 4. sınıfta olup bir İngilizce sınavından 120 almış bir insan ne de olsa.. :D

Ama bu güzel olur bak benden..





En azından ülkemde, kısa süreliğine de olsa Milli Takım adı altına girecek kadar.. Avusturya’da ülkem bayrağını dalgalandırıcak kadar.. Erzurum’da dünya şampiyonlarıyla aynı piste çıkacak kadar..

Daha güzeli de olurdu da aslında.. İmkanlar işte.. Ülkemin bu spora verdiği değer ancak bu kadar..


27 Mart 2011

Bir MuTfağım Olsun Benim..

Ben bugün uslu bir çocuk oldum.. Aynı zamanda hamarat da.. Hatta günü kurtaran da bendim evet Ben!!

Annem bugün akraba toplaşmasına Adapazarı’na gitti.. Bense kardeşimi özel dersine götürme görevini üstlendim.. Zira ben,gitmeyi gerçekten istiyordum.. Kardeşim de dersine gitmeyi.. ‘Herkesin gönlü olsun, benim olmasa da olur..’ mantaliteme sığınarak kardeşimle evde kaldım… Dersten önce ödevlerini yaptırıyordum ki Adapazarı’na henüz ulaşmış annem aradı.. : Ders iptal olmuş… !!!

Olayı hemen kader kısmete bağlayarak harekete geçtim.. Kardeşimi alıp dolaşmaya çıktım.. BurgerKing’de çocuk menüsü yedim, biraz da soğan halkası hatta.. O sıra babam aradı ve günün ikinci bombasını ateşledii..’Akşama misafir gelicek.. Ee annen de geç gelicekmiş.. Sen birşeyler ayarlarsın dime kızım..Sen yaparsın kızım..’

Dondurmamızı da yedikten sonra eve geçtik hemen.. İnternetten toplama tariflere ‘biraz ondan biraz bundan.. Bu da benden haydi içimde kalmasın..’ felsefemle bir çeşit pasta bir çeşit de poğçaya evrimleşmeye hazırlanan bir kurabiye yaptım.. Hatta annem arayıp, ‘Buzlukta börek var..Ben gelince atarız fırına sen börekle uğraşma..’ demese affetmez, iki arada bi börek de uydururdum..

Annem geldiğinde kalan üçbeş kapkacağı yıkıyordum.. Üstüne karnı acıkan kardeşim için makarna pişirdim.. Misafir gelmeden kurulup, yenip, kaldırılan sofraya yardım ettim..

Ben..misafirlerle birlikte, yaptıklarımı yerken farkettim ki;

Asit kokan laboratuvarlarda değil, baharak kokan mutfaklarda yaşamayı tercih ederim...

Dolayısıyla Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümünü ya da Sağlık kurumları İşletmeciliğini boşuna okuyor olabilirm.. Çünkü ben, Genetikçi değil Aşçı olmak istiyorum..

24 Mart 2011

Bilim İnsanı Şarap Yapar..

Uzun zamandır okulla aramızda bir hayli mesafe var.. Biraz geçen dönemin nerdeyse tamamını buz pateni antremanlarında Ankara'da geçirdiğimden biraz da bu dönem yalnızca haftanın 4 günü en fazla 2 saat dersim olduğundan sebep..Haftada 1 gün de laboratuvara giriyorum o kadar..


İşte bu bölümü okumama anlam katan tek şey olan laboratuvarların biri Biyoteknoloji Laboratuvarı ve biz en önemli Biyoteknolojik ürünlerden birini yapıyoruz.. Şarap!!


2 hafta önceydi..

200ml Cappy %100 Elma suyunun içine biraz ılık suyla aktif hale getirdiğimiz 3 gr Kuru Mayayı ekledik ve içine mayalara başlagıç şeker kaynağı olarak 2 kesme şeker attık..




Sonra da biraz çalkalayıp Ph'ını ölçtükten sonra ağzını kapatıp dinlenmeye tabiri caizse 'Yıllanmaya' bıraktık..







Peki ya neden Elma??

Özel bir sebebi yok:D Klasik Laboratuvar şartları elimizde hepsi %100lük Üzüm,Karışık Meyve ve Elma Suyu vardı.. Bizim masaya Elma düştü:D Şarap dediğiniz üzümden olur.. Kırmızı olur.. Beyaz olur.. diyorsanız hazır olun.. Çünkü laboratuvarlarımızda artık Elmadan yapılma Sarı şarap üretimi de yapılmaya başlandı:D


Ve bugün kontrol için şişelerimize baktığımızda şarabımızın renginde biraz durulaşma ve dibinde tortulaşma gördük.. Anladık ki sevgili mayalarımız iyi çalışmıştı :) Yalnız Ph'ını ölçtüğümüzde ufak bir sorunla karşılaştık ki; asitliği yükselmesi gereken yerde ufak bir düşüş var.. İlk ölçümün hatalı olabileceğini söyledi asistan.. İlk ölçümden de hayli eminim aslında ama neyse..

Zaten bilimde doğrular hatalı buluşlarının izinden gitmez mi hep.. Kesin buluş yaptık biz:D

Yani tamam buluş yapmasak da şarap yaptık.. Yaptığımız 'şarap' şaraba benzemese de Bilim yaptık daha ne olsun.. :D



Dipçik Not
: Bu Başlığı ''Bilim insanı, şarap yapar.. '' olarak düşündümse de başlangıçta, sonradan neden ''Bilim, insanı şarap yapar..'' da olmasın diye düşündüm.. Sonuç konusunda kararsızım... O sebepten başlığı virgülsüz yazıp noktalama hatası yaparak aslında kendi içinizdeki gerçeği ortaya çıkarmayı amaçladım.. Nasıl anlarsanız.. :P

19 Mart 2011

Maç izledim...

Ben bugün maç seyretmiycektim.. Muhabbete diye gitmiştim.. Sonra maç izlemeyeli ne kadar uzun zaman olduğunu farkettim... gözümü alamadım.. Heyecanlandım.. Hele ilk gol de gelince heveslendim.. 2.Yarı bambaşka bir takımla sahaya çıkınca neden yıllardır maç seyretmediğimi hatırladım... Bi 10 yıl daha izlemem artık...
Maçı izlemesem umrumda olmazdı o sonuç..
Şimdi ise futbolcular bir yandan hakemler öbür yandan... Ya sahaya yağan şişelere ne demeli...
Yok yani akıl karı değil..

18 Mart 2011

Kavuşma...

Nihayet dün gece benim bloguma da uzanan eller geri çekildi.. İtiraf etmek gerekirse beklediğimden kısa sürdü bu yasak.. Ama tahmin ettiğimden daha fazla koydu bana..
Tam da ' ohh yeniden yazmaya başlayabilicem' dediğim gün geldi çünkü karşıma o ''Mahkeme kararıyla engellenmiştir!'' yazısı...

Ekim ayından bu yana geçen zor ve yoğun zamanlardan sonra son bir kaç haftadır adeta hafiflemiş olarak geziyorum etrafta.. Hazır daha sınav stresi de başlamamışken boşluğa bırakıyorum beynimi.. Geziyorum.. Dolaşıyorum... Fotoğraf çekiyorum yeniden.. Havalar da ısındı ne güzel.. Kar yok Erzurum'dan kalma anılar yok beynimde soğukla tekrar eden.. Ankara'dan kalma ayazlar yok yüzümde..
Okul var onun yerine.. Günde enfazla 2.5 saat sürebilen ve haftada 1 gün laboratuvara geldiğim sakin bir okul hayatım :) Açıköğretimim var sonra 2.Üniversite diye hevesle kaydolduğum.. Ha bir de zihin jimlastiği için başvurduğum Ales var.. Hepsinin sınavları bütün bir nisan ayını kapladığından şurda bir ay sonra da aynı hevesle kurar mıyım bu cümleleri bilmem :P

Lakin artık daha sık cümle kuracağım kesin.. Çünkü artık vakit yeniden blogumun tadını çıkarma vaktiii :))

3 Şubat 2011

!!!

Bu akşam 21:45 'te TRT Avaz'dayız.. Erzurum 2011 Üniversite Kış Oyunları "Buz Pateni Senkronize Kısa Program"

3 aylık bir çalişma ve çocukluk hayalleri...
HErşey 2dakika 40 saniyede varolabilir.. Yahut yokolabilir.. Seyredin.. Burada başimiza gelen onca talihsizliğe siz de ortak olun!

31 Ocak 2011

....

Günlerden ne olduğunu unuttum...
Dönüşe ne kadar kaldı sayamıyorum korkudan... Çok gelir gözüme.. Dayanamam..
Saydıkça büyüyor sanki rakamlar bende.. Neden bilmem..
Hani nerede çabuk geçen sayılı günler..?



Oyunlar Köyü/Erzurum

23 Ocak 2011

Çocukken kurduğun hayaller gerçek olur bazen..


Ankara Üniversitesi Senkronize Buz Pateni Takımı Avusturya-Salzburgda Eisarena'daydı bugün..
İsveç,Finlandiya,ABD gibi Dünya dereceleri olan takımların bayrakları arasında Türk bayrağı da dalgalandı.. Ve yalnızca 3 ay önce çalişmalara başlamış bir takım olarak ilk resmi yarışma deneyimimizde elimizden gelenin en iyisini yaparak temsil ettik ülkemizi bugünkü kısa programda.. Darısı yarınki uzun programa.. :)

10 yıl önceydi ilk katıldığım yarışma.. Türkiye Şampiyonasıydı.. Ve o yıllarda yurt dışında bi yarışma hayaldi yalnızca.. Hani gerçekleşmeyeceğni bile bile kurduğun hayaller vardır ya.. En pembesinden.. Bugün buza çıkarken o alkışlar arasında farkettim ki;çocukken hiç inanmadan kurduğun hayaller bile gerçek olabilir bazen.. Bugün uluslar arası bir yarışma olan Mozart Cup, iki hafta sonra Universiade Kış Olimpiyatları.. Belki de Nisanda Dünya Senkronize Şampiyonası..
Daha ne isteyebilirim ki.. :)

13 Ocak 2011

osobüste..

Yorulmuyor musun? diyorlar bazen..
Aslında, düşünüyorum da sakince oturup dinlenebildiğim, kendime dönüp içsel sohbetler edebildiğim, belki biraz gözlerimi dinlendirebildiğim, heycanla kitap okuyabildiğim yada şuan olduğu gibi bloğuma bir kaç satır yazabildiğim tek yer bu otobüs koltukları son zamanlarda.. Konforlu geçen 5-6 saat..

5 Ocak 2011

She said; It is an Emergency kiT!



Yes, it is an emergency kiT!

Yanılmışım.. Hevesle sarılmıştım oysa ki kutuma.. İçine doldurduğumuz o alakasız metaryallerle değişik bir oyun oynayacağız ve takım olma hissimizi geliştireceğiz sanmıştım.. Gerçi öyle olsa bile, o bilince sahip olamamış insanların o toplantıda bile olmaması sebebiyle değişen hiçbirşey olmayacaktı ama en azından daha mutlu olacaktım..

Sabah, daha ayılamadan yaptığımız ilk programın faciaya dönüşmesinden sonra Christina'nın bizi bordların dibine sıralayıp 'Bu yaptığınızı benim Novice takımım bile yapmaz!' naralarının ardından söylediği bir cümle aslında mesajını vermişti bu kutunun..
'Şimdi elimize bi silgi alıyoruz ve bu yaptığınızı siliyoruz kafamızdan! Ve baştan alıyoruz..'

Biz, herseferinde olduğu gibi, resmi antremandaymış gibi en baştan aldık tabi kareografiyi.. Ve o da anons etti bizi yine, havaya girelim diye.. 'Begining Ten Minutes.. And ANkara University Synchronized Team! ' Alkışlayıp tezahurat bile etti hatta :)

Günün sonunda öğrendik ki kutumuza dolduruduğumuz onca şey aslında birer öğüt niteliğindeymiş.. CAnkurtaranmış bir çeşit.. Bizim tabirimizde 'Yangında ilk kurtarılacak'..

*Çikolata; genellikle biz kızların en ufak bir depresiflikte kendimize gelmek için kullanırken, başkaları beni sevmese de ben kendimi seviyorum deme biçimimizdir ya hani.. İşte o kutunun içinde olmasının sebebi baktıkça 'I love me!' diyebilmemiz içinmiş..
*Sakız;şekilden şekle girer çiğnedikçe.. Bitmez tükenmez, çiğnersin tekrar tekrar.. Antremanlar da böyledir.. Tekrar tekrar denemelisin demek istemekteydi bize kendini bozmadan.. Bıkmadan usanmadan..
*Jelibon; yutamayacağın kadar atarsan ağzına boğulabileceğimiz bir şekerleme olduğundan, kendi çapında 'Ayağını yorganına göre uzat' mesajı vermeliymiş bize..
*Silgi; hatalarımızı silip yeniden başlayabilceğimizi hatırlatmak içinmiş.. Yarışmada bu kural elbette geçerli değil ama antremanlarda milyonlarca hakkımız var..
*Ataç;aslında en büyük sorunumuzu yansıtmaktaydı bize.. Tek başına bir anlamı yoktu tıpkı takımda hiç kimsenin tekbaşına işe yarar bir fügürcü olamayacağı (hatta figür kökenlilerin de zaten figürde adam olamadıkları için bu takımda olduğu) gibi.. Ancak renkli renkli birkaç tanesinin bir araya getirip bileğine yada boynuna taktığında bir mücevher edasıyla hoş görüneceklerdi.. Bizim SeNKRONİZE olduğumuzda çok daha güzl gözüktüğümüz gibi..
*Lastik;esnekliğimizdi.. Kendimizi zorladığın kadar.. Zira buzda en önemli şeylerden biri de kayarken esnek olabilmekti..
*Kilitli iğne;aramızdaki boşlukları kapamak,kopuklukları bağlamak için girmişti o kutunun içine..
*Kürdan;dişlerimizin arasına kaçan ufak şeyleri kurcalayıp bulduğumuz gibi, hataları ve doğrularıda o incelikle araştırıp bulabileceğimiz inancını temsil etmekteydi..
*Parfüm;güzel kokmak içindi elbetteki.. Belki biraz makyaj, güzel bir parfüm bizi iyi hissettirirdi kendini..Ve ne kadar iyi hissedersen o kadar relax olurdun.. Sakin ve keyifli olmak temiz bir kareografi kaymak için en temel şarttı aslında..
*5 kuruş ise kafamızdaki küçük fikirleri temsil etmekteydi.. Küçük da olsalar paylaşmak gerekti, işe yarayabilirlerdi.. 5 kuruş küçücük bir şeydi fakat çöpe atabiliyor muyuz? Hayır.. Çünkü ona da muhtacız.. Aynı en küçük bir fikre muhtaç olduğumuz gibi..

Ve tüm bunları içine doldurduğumuz şefaf kutu, bizim Emergency Kitimizi oluşturmaktaydı..

Evet belki beklediğim kadar eğlenemedim bu kutuyla,lakin yine de hoşuma gitti bu cankurtaran hikayesi.. Keşke bu konuşmaya gerçekten ihtiyacı olanlar da o toplantıya lütfedip katılabilseydi..

4 Ocak 2011

Synchronized Skating is a TeaM SporT


*Çikolata
*Sakız
*Jelibon
*Silgi
*Ataç
*Lastik
*Kilitli iğne
*Kürdan
*Parfüm
*5 kuruş
ve hepsini koymak için şefaf bir kutu

Tüm bunlar, 2011 ile hayatımıza giren ve İtalyan bir senkronize antrenörü olan Christina'nın bugün toplantıda bizden istediği birbirinden alakasız materyeller.. Ve fotoğraftaki de benim kutum..
Sanıyorum ki, bize takım ruhunu kazandırabilmek için kullanıcak tüm bunları lakin nasil bir yöntem izleyeceğini henüz bilmiyorum.. Heycanla bekliyorum başımıza gelecekleri..

Son 3 gündür yabancı antrenörle çalışıyoruz.. Hayallerimizde yığınla ülke gezmiş olsak da sebebi tam olarak bilinmemekle birlikte bütün yurt dışı kamp,yarışma vs. projelerinin önüne engeller çekildiğinden son çareyi yurt dışında çalışacağımız hocayı Ankara'ya getirmekte buldular..
Sonuç; daha 3 günde kareografide ve bizlerde muaazzam değişiklikler.. Sanki sihirli değnek..
Elbette her toplulukta olduğu gibi ne yaparsan yap eğitilemeyen,sorumluluk sahibi olmayı beceremeyen insanlar da hala yok değil..
Bu sebepten ki kadın, daha ilk günden senkronizenin bir takım sporu olduğunu söylemeye başladı üstüne basa basa.. Baktı ki hala anlamayanlar var, bize bu egzotik parçaları aldırmayı uygun gördü..

Geçirdiğimiz 3 aylık süreçte milyon defa tekrar ettiğimiz, aynı zamanda bazılarının hala anlamak istemediği TAKIM kavramını bu sihirli kutuyla pekiştirebilirsek eğer, işte o zaman Christina sayesinde kocaman bir yol katetmiş olacağımızı sanıyorum..
Umuyorum..
Diliyorum...